

Yalnızca önümüzdeki bir yıl boyunca olacakların değil, insanlığa dair köklü bir sistem değişikliğinin habercisi niteliğinde, çok önemli bir tutulmanın eşiğindeyiz.
Bir yeniay olması sebebiyle, yeni başlangıçları tasvir eden tutulma, toplumsal reformlar ile geleceğin inşasını sembolize eden Kova’da gerçekleşiyor. Tutulmayı yöneten Satürn, Neptün’le 0 dr Koç enerjisiyle kavuşurken, daha önce denenmemiş bir yola işaret ediyor.
Öte yandan, tutulmanın, bir burcun hem ustalık hem tamamlanma enerjisini anlatan 28 derecede ve koparıcı bir Uranüs karesiyle geliyor olması da, çok keskin zaruri bitişleri ve eski sistemin beklenmedik yıkımını anlatmakta.
Tutulmanın Kuzey Düğüm yönünde olması ise, şok edici ve kaotik bir biçimde olsa bile, yaşanacakların, hepimize kadersel bir ilerleme ve özgürleşme vaat ettiğini gösteriyor.
Tablonun odak noktasında, tutulmanın modern yöneticisi Uranüs’ün yaptığı kare açı var.
Biliyorsunuz, yaklaşık 1 ay önceden tutulma kendini hissettirmeye başlar, ancak özellikle bu açının etkilerini uzun zamandır yaşamaktayız. Uranüs 2026 başından beri 27 dr Boğa’da geziniyor ve bu derecede bulunan Algol sabit yıldızı, Medusa mitiyle bağlantılı olarak insan elinin en kirli, en yozlaşmış halini ve bu elin avucunda sıkıp, kurban edip çirkinleştirdiği yaratıcı enerjiyi anlatmakta.
Algol’ün dünya sahnesindeki tezahürü çok yıkıcı, sert ve tiksindirici olabilir, fakat bizlere mesajı, kendi karanlığımızla yüzleşmek ve buna daha fazla sırt çevirmemek; acıdan ve öfkeden taşa da dönsek, insan eliyle yaratılmış bu vahşetin gözünün içine bakmak. Son bir aydır gündemimizde olan korkunç ifşaları ve tüm dünyanın gözü önünde gerçekleşen kıyımları düşününce, etkiyi anlayabilirsiniz.
“İradem, tutsak olduğumu anlama özgürlüğümdür.” Şule Gürbüz
Çok uzun zaman gölgelerimizden bihaberdik. Geçmiş jenerasyonlara bakın, kendi yaralarından habersiz, düğümlerin farkında olsa dahi bunu nasıl çözümleyeceğinden bihaber, elinde avcunda kalanla günü kurtaran bir neslin çocuklarıyız biz.
Bizler büyürken çok daha farklı araçlara sahiptik; dönemimizin hediyesi kendi karanlıklarımızla yüzleşmemiz için bir çok enstrüman sunuyordu; şanslıydık, kendini araştırma ve keşfetme imkanı olan nadir bir nesildik.
Ancak zamanla bunlar da birer uyuşturucu haline geldi; iyileştirmesini umduğumuz bir ilacın doz aşımında zehirlemesi gibi, ruhsal ve manevi derinleşmeler, bizi adamakıllı bir yola çıkarmak şöyle dursun, çoğu kez yoldan bile çıkardı, uyuşturdu, pasifleştirdi, tutsak etti.
Eş zamanlı gelişen akıl almaz teknolojiler, inanılmaz bir hızla sınırların yok oluşu, dünyanın bir ucunda olup biteni anında parmağının ucunda görebilmek harikaydı. Fakat ışığa da, karanlığa da bu denli maruz kalınca, gözlerimiz her ikisine de alıştı. Bilgi çok yakında, hızlıca ve bedeli ödenmeden ulaşılabilir hale gelince, içi boşaldı. Gerçek hoşumuza gitmezse kaydırıp gerçeği değiştirmeyi özgürlük sandık. Savaşlar, katliamlar, kıyımlar, hiçbir şey bu anın tadını kaçırmamalıydı, çünkü anda kalmalıydık. Dünyayı esir alan salgın deneyimiyle, ölümün hemen yanı başında, her an gerçekleşebilecek bir hakikat olduğunu idrak eden insanoğlu, bu anlayışını da basit bir hayatta kalma savaşına, ‘ya ben, ya o’ örtüsüne gizlenmiş narsist ve bencil bir motivasyona indirgemenin yolunu elbette bulacaktı. Peki tüm bu hızdan, sınırsızlıktan, tutsaklıktan ve umursamaz yığınlardan esas kimin çıkarı vardı?
Uzun zamandır artık sonunun geldiğini çok iyi bildiğimiz bir yoldayız. Yol artık hiç olmadığı kadar engebeli, ne yürüyebiliyor, ne durabiliyor ne de geri dönebiliyoruz. Ne yaparsak yapalım mutsuzuz. Adına düzen, sistem, yapı, ne derseniz deyin. Yol, yıkılıyor artık.
Yolun en çekilmez kısmı ne biliyor musunuz? Onu delik deşik hale getirenlerle yan yana yürüyor olmamız. Bizler yola inat ettikçe, asalak gibi bizden güç alıyorlar. Esasen, onları kendi ellerimizle yarattığımız, büyüttüğümüz ve beslediğimiz için, hiç çekinmeden aramızda geziyor; hatta bizden biriymiş gibi rol kesiyorlar. Daha beter bir kıyamete ihtiyaç yok.
Ancak, artık yolun sonundayız, bir uçurumun kenarında dikilmiş, aşağıya korkuyla bakıyoruz; ileride başka bir yol ihtimali dahi görünmüyor. Oysa buraya hapsolmadık, bir çıkış var.
“Canavarlarla savaşan kişi, bu süreçte kendisinin de bir canavara dönüşmediğinden emin olmalıdır. Çünkü bir uçuruma uzun süre baktığında, o uçurum da senin içine bakar.” Friedrich Nietzsche
Tutulmanın Sabian sembolü çok anlamlı, ‘kozasından çıkan bir kelebek’. Ancak kozayı yırtmamıza daha çok var. Çünkü kelebekler bile bilir, bir gecede hiçbir şeyin değişmeyeceğini ve vaktinden evvel yırtarsa kozayı… öleceğini. Rupi Kaur’un dediği gibi; “Uyanır uyanmaz bir kelebeğe dönüşemezsin, büyümek bir süreçtir.”
Bir uçurumun kenarında durmuş, şimdilik ağlıyoruz, çok korkuyoruz ve bu korku salt yalnızlık duygusundan geliyor. Arkamıza dönüp de bir baksak, uçurumun eşiğinde, bizimle aynı hislerle kavrulan sayısız insan göreceğiz ama arkamız dönük, önümüzde şov yapan şarlatanları izliyor; onları izledikçe uyuşuyor, cesaretimizi kaybediyoruz. Bu nedenle henüz atlamak için erken, hayır, öncelikle yolun sonuna geldiğimizi kabul etme aşamasındayız.
Vaktinden evvel atlarsak, yere çakılacağımızı çok iyi biliyor; cesaretimizi topluyoruz.
Bu tutulma, uçurumdan atlayışımızı anlatıyor, ancak öncesinde öyle şeyler yaşayacağız ki, uçurum dediğimiz ve bunca korktuğumuz şey, artık bizim için mucizelerle dolu bir ihtimaller denizine dönüşecek. Bizimle birlikte uçurumun kenarında korkuyla üşüşmüş milyarlarla bir olmayı öğreneceğiz. Korkanları ellerinden tutup bu cesaretli atlayışa ikna edeceğiz. Çünkü sonsuza dek durup aşağıya bakamayız.
Şimdi ihtiyacımız olan tek şey, inançlı bir atlayış ve önce bu muazzam ihtimaller denizine, bunu birlikte başarabileceğimize ikna olmamız gerek. Zihnimiz değil, kalbimizdeki sevgi ve vicdan bizi ikna edecek. Balık’taki Kuzey Düğüm’e eşlik eden Venüs ve Merkür bunu çok güzel anlatıyor.
Serbest bir ‘düşüş’ değil bu inan, bu olsa olsa ‘özgür bir uçuş’. Hakiki özgürlüğe, umut dolu geleceğe, yalansız ve şiddetsiz varoluşa…
Sevgiyle ve ışıkla♥️
17.2.2026