Geçtiğimiz Aslan yeniayından beri, üzerimize uymadığı halde ısrarla tutunduğumuz kimliklerimize dair yorgunluğumuz iyice açığa çıkıyor ve tıpkı bir cenderede gibi sıkışmış hissediyoruz. Şimdi hayatımızın pek çok yönden altını üstüne getirecek tutulmalar mevsimine ilerlerken, yarın, kaçınılmaz bir değişimin çok yakında olduğunu hissettiren güçlü bir Kova dolunayı yaşayacağız.
Aslan burcu sahip olduğumuz ve kendimizi tanımlamak için kullandığımız ‘sonradan edinilmiş kimlikleri’ temsil ederken, Kova burcu tüm bu kimliklerin ardında saklı, söküp atılamaz öz kimliğimizi anlatıyor. Aslan, başkalarının gözünde kim olduğumuzla, Kova ise başkalarının görüşüne rağmen gerçekte kim olduğumuzla ilgileniyor.
Dolunay, dış dünyada takındığımız tüm maskelere rağmen şimdi bu en gizli gerçekliğimizin elinden tutup, onu karanlık dehlizlerden gün ışığına çıkarmamızı istiyor. Kendimize biçtiğimiz role kendimizi fazla kaptırmış, onu fazlaca önemsemiş ve hatta benimsemiş olabiliriz, lakin bu dolunayda duyulan gong sesi, hem yorulduğumuza hem de kendimize henüz itiraf edemesek de artık oldukça sıkıldığımıza işaret ediyor. Özden uzak, sonradan eklenmiş her şey, üzerimizde eğreti durmaya, belimizi bükmeye, omuzlarımızı aşağı çekmeye devam ediyor. Hele birinin beğenisi uğruna taktığımız maskeler, artık yüzümüzden sarkıyor, düşmeye yüz tutuyor. Bıktık bu maskelerden de bu rollerden de, ama söküp atmaya ne cesaret ne de takat bulamıyoruz.
“Benim asıl kimliğim yazarlık değildir. Yarın belki bütün elyazmaları, notları, kütüphanemi terkederek ortalama bir kemancı olmaya çalışırım. Fakat kemana da bağlı kalamam. Yani bir insanın kendini yazar, öğrenci, genel müdür kimliği içine sıkıştırmasını ve bununla kıvanç duymasını anlayamıyorum. Dünya o kadar büyük ve seçenekleri o kadar fazla ki, keman çalmak bize zevk veriyorsa niye yazar olarak kalalım, bu dünyaya eğlenmeye geldik.” İhsan Oktay Anar
Binbir emekle edinilmiş ünvan ve statüler, süslü özgeçmişler, ucu yırtık, artık dikiş tutmayan apoletler… Bu dolunay, sizi yüceltir gibi yaparken içten içe tüketen tüm maskeleri düşürmenizi istiyor. Lakin Mars Terazi’deyken bir şeyleri öylesine ‘terk etmeye’ pek razı olmayabiliriz. Güney Düğüm Başak zihnimizde sürekli bir fayda-zarar senaryosu yazıyor. Çoğu kez şu yankılanıyor içeride belki de: ‘o kadar emek verdim!’ O kadar emek verdiğiniz ne ise, iş, evlilik, arkadaşlık, ilişki, proje vs. her ne ise, artık omuzlarınızı aşağı çekiyor, ruhunuzu neşe ile doldurmuyor, yaşamınızı beslemiyor ve en önemlisi sizi gerçekte olduğunuz kişiden uzaklaştırıyorsa, artık bırakma vakti gelmiştir. Bir çiçeğe emek vermiş olmanız, kökleri çürüse dahi onu her gün sulamaya devam etmenizi gerektirmez.
Dolunay anında Mars, Uranüs ve Pluto ile büyük bir hava üçgeni yaratıyor. Mars’ın Satürn ve Neptün’le olan karşıtlığı evet çok zor ama aslında uçurtmanın ipini salarak özgürleştirmek istiyor! Bir diğer ipi de Merkür tutuyor, yani idrak! Böyle bir tablo içerisinde bu açılar oldukça uyandırıcı; akıntıya karşı kürek çektiğimize, bir şeyleri oldurmak için boş yere ittirdiğimize, aslında bir bırakıversek suyun üzerinde kalıp akışla senkronize yolu bulabileceğimize dair şa-ha-ne birer işaret fişeği!
Fakat şimdilerde biz bardağın dolu tarafına bakmak istemeyebiliriz… İşlerin geldiği nokta pek adaletli gelmeyebilir; ama bunun için kimi suçlayabiliriz? Dış mihrakları? Makus talihimizi? Ya da kendi beceriksizliğimizi?
Bunların hiçbir faydası olmasa da, belki suçlamak kolay gelecek, bir müddet kurban rolünde oyalanacağız. Ta ki şu ağır maske bir gün tükenip düşünceye dek.
Yükselen yöneticisi Venüs’ün haritanın tepesinde Jüpiter’le Sirius hizalı kavuşumu, bir annenin şefkatli dokunuşu gibi, bizi ‘rahim ayarlarına’ geri döndürmek için kendine çekiyor; geçmişte kiminle, nerede ve nasıl güvende ve özümüzde hissetmişsek, orayı hatırlamayı, oraya geri dönmeyi, belki bir müddet miskin miskin demlenmeyi, kendimize ‘özümüzü yeniden hatırlamak’ adına alan ve zaman tanımayı salık veriyor.
“Şimdi sadece sezgilerine, rüyalarına ve duygularına güven, aritmetikle değil kalple duy ruhunun en derin hasretini…”
“Daha fazla hayat üretmek için, bugüne daha çok hangi ölümü vermeliyim? Neyin ölmesi gerektiğini biliyor, ama buna izin vermekte duraksıyor muyum? Hangi hayatın doğmasından korkuyorum? Şimdi değilse, ne zaman?” Clarissa P. Estés
Özden kopmak kolay ama öze dönüş çok zor – yine de imkansız değil; tüm şu yorucu kimliklerden, egonun biçtiği rollerden, aslında hiç ama hiç bize ait olmayan bir dolu arzunun esiri olmaktan kurtulmak, hiç te imkansız değil. Şubat 2026’da başlayacak Aslan-Kova tutulmaları bizi zaten en dıştan en içe bir güzel soyacak, şimdi bu dolunayla, bu çırılçıplak oluşun yaklaştığını belirgin biçimde hissediyoruz; bugün kim ve kimlerle olduğumuz gerçeğinin gelecekte nereye evrileceğini sezebiliyoruz.
Şimdi vahşi doğanı keşfe çık, kim olduğunu hatırla; içsel gerçekliğin, kitaplarda yazıldığı gibi değil; zamanın gerekliliklerinin, teknolojinin, toplum mühendislerinin, sosyal medyanın dikte ettiği gibi değil.
Kendi eşsiz varoluşunu, sana birer seçenekmiş gibi sunulan bu dar kalıplar içerisine hapsetmek zorunda değilsin. Fakat, sınırların dışına çıkmak cesaret ister.
Gerçek doğanı -herkese ve her şeye rağmen- kalbinin ortasında bir nişan gibi taşıyabilmek, sana verilmiş bu ömre layık olmanın gereğidir. Aksi halde, bu bozuk habitatta doğal felaketler kaçınılmaz… Kendimize ve elbette başkalarına söylediğimiz yalanlarla kurulan kumdan kaleler, er ya da geç bozulur. Şimdi yavaş yavaş maskelerden ve üstümüze uymayan şu giysilerden kurtulup, bir müddet kendimize çıplak kalalım. O çıplaklıktan bakalım hayatın nüvesine. Büyük yalanlar ve maskeler dünyasında bu kez, biz belki küçük ama hakiki varoluşumuza sahip çıkalım.
Sevgiyle ve ışıkla🤎