

Bataklığı deniz sandın, içine umarsızca daldın. Boğulsan kurtulurdun ama sen sessiz ve çaresizce çırpındın.
Durdun. Bekledin. Dayandın.
Yandın ve yanıldın.
Kanadın, acıdın, kanadını kopardın.
Vazgeçişlere sarıldın, kederlerle yatağa girdin, çaresizliklerle güne uyandın.
Başa döndün. Etrafında dolandın. Kuyruğunu kovalayan kedi gibi sonsuz bir kısır döngüde sıkıştın. Bırakmak istedin, daha beter tutundun. Çünkü bırakınca nereye gideceğini, ne yapacağını bilemedin. Yersiz, yurtsuz, öksüz hissettin. Kayboldun.
“Bana şunlar bunlar yapıldı” dedin, ama hesap sormadın. Ayağa kalkmaya da, üstüne yürümeye de takatin yoktu çünkü. Başkalarına da anlatamadın neler olup bittiğini, kendin bile tam anlamadın ki… Seni hatırlıyorum; aslında direksiyondaydın ama sıklıkla uyuyordun. Gözlerini her açışta, buğulanmış camların ardından, yolun üstündekileri güç bela seçiyordun. Hep son anda yırtıyordun bir şeylere çarpıp yuvarlanmaktan. Yol, bir sis bulutu içinde korkutucu biçimde derinleşiyordu. Direksiyonu kırıp yolu değiştirmek elindeydi ama yeni bir bilinmezliğin içine dalmaktansa, el yordamıyla bir şekilde ilerliyor olduğun yolda kalmayı daha güvenli buluyordun.
“Ben böyle değildim eskiden” dedin. Sesin, geçmişin duvarlarına çarpıp geri döndü. Tatlı bir yalan gibi geldi kulağa; ama değildi. Kendini hatırlamak için çok uğraşsan da yapamadın, ellerin eski fotoğraflara uzandı çoğu kez, ama o ‘eski’ beni bulamadın. Sanki zamanın bir yerinde kazara bir karadeliğe düşmüşsün gibi, ‘şimdi’ dediğin bu an parçasının ellerinden kayıp gitmesini izledin. Zamanı yakalayamamanın verdiği suçluluk, düşlerine küstürdü.
Sahte benlikler, performatif yasalar, uyum oyunları, onaylanma ve en nihayetinde çocuksu bir sevilme arzusu ile verdiğin kararlar, seni senden aldı götürdü. Şimdi “hayat bana beni geri vermiyor” diye hayıflansan da, bil ki bunun için geriye değil ileriye doğru gitmen gerek.
Aslında tüm kızgınlığın kendineydi; bile bile lades oluyordun, bunu çok iyi biliyordun. Ama bilmekle inisiyatif almak farklı şeylerdi. Gerçekler canını yaktığı için yüzleşmek yerine öfkeni karşıdakine yöneltiyordun. Gerçek sorunları cevapsız bırakıyor, gerçek sorunların arkasından dolanıyordun. Sınırlarını yerle yeksan ettin, kendinden vazgeçtin. Tutman gerekeni bırakırken, bırakman gerekene sarıldın, bazen içkiye, uykuya, telefona… Kurban gömleği sırılsıklam üzerine yapışınca, bu kan ter içindeki kabustan anlık uyanışlar yaşıyordun. İşte o anlık uyanışlar, bu küskün, pasif ve yapay teslimiyet halinin bir tür ihanet olduğunu hatırlatıyordu sana. Kendi yoluna, inancına, gücüne ihanet ettiğini fark ettin. Ve fakat yine de uykuya geri dalmayı seçtin. Hepimiz gibi… İnsanız, haklısın.
Kendini keşfetmek için yolculuklara çıktın. Senden öncekilere bahşedilmemiş bir cömertlik sundu içinde bulunduğun çağ sana, kimsenin soramadığı soruları sorman ve yanıt bulman için… Bin yıllık kadim öğretilerle tanıştın, rehberlerini buldun, Pandora’nın kutusunu tıklattın.
Ama zamanla bunların da birer kaçışa dönüşebileceğini gördün. Bazen esas meseleden uzaklaştığını hissettin. Öğretiler seni gerçeğe götürecek birer kapı ve yapman gereken bu kapıdan geçip gerçeğe varmak iken, sen çoğu kez kapıya takıldın. Onu amaç bilip etrafında dönüp dolandın. Sana gücünü hatırlatmak şöyle dursun, elini, kolunu, kanadını bağlayıp uçmana engel olanlara da rastladın ve iyi ki de öyle oldu. En nihayet, acıyı bal eylemenin, acıyla yanıp pişip küllerinden doğmalara düşman olduğunu anladın.
Onlara kızdın, olanlara kızdın; evde, ülkede, dünyada olup bitenlere içerledin. ‘Ne biçim bir döneme denk geldim, şansıma tüküreyim’ dedin. Halbuki çok renkli ve çok katmanlı bir tablonun önemli bir detayı idin. Tercihlerin ve sonuçlarının an be an etki edip seyrini değiştirdiği kolektif bir resmin parçası iken sen gücünü küçümsedin. Sesini çıkaramadın, çünkü tek başına hiçbir işe yaramayacağının kirli propagandası her mecradan eşzamanlı yankılanıyordu. Bunlara inanmaya hazır bir haldeydin. Kızdın uyudun, taştın uyudun, kahroldun uyudun. Ama bir sır vereceğim sana: artık uyanma vakti. Nabzını yeniden hissediyor, iyileşmekte olan bir hasta gibi yavaş yavaş yatağından doğruluyor; gücünü, dengeni, dinçliğini geri kazanıyorsun.
İPLER ARTIK SENİN ELİNDE!
Dramalar ve kendine acımalar devri bitti; fantezi kategorisindeki bu ‘kurban-kahraman’ filmi sona erdi. Hayallerine koyduğun ‘İMKANSIZ’ şerhini ‘NEDEN OLMASIN’larla bozuyorsun. Sana bahşedilmiş hayatın hakkını verecek olan sensin, yetki senin. Dünyanın sana bir borcu yok. Ama asıl sen bu dünyaya ne vereceksin, şimdilerde buna ayılıyorsun. Kurduğun yaşam, yarattığın kimlik, sahip olduğun kariyer, yanındakiler… uymuyor mu ideallerine? Uydur o zaman.
Beğenmiyor musun dünyanın gidişatını, önünde duran bu kaotik tablo, hak ettiğini düşündüğün dünya tasvirine hiç benzemiyor mu? Benzet o zaman.
Arzuladığın değişimlerin anahtarının bir kopyası da senin cebinde, benim cebimde olduğu gibi… Yaşamın akışına ancak ve ancak eylemlerimizle etki edebileceğimizi anladıysan son 15 yılda… Başla o zaman!
Bu anlatı bir hatırlatma idi; en yoğunu son 2,5 yıl olmakla birlikte, geride bıraktığımız 15 yılın öğretilerine bir teşekkür ve veda.
Bu dönemde, her birimiz kendi hikayelerimizde benzer biçimde savrulduk, bataklıklarda boğulur gibiydik ancak şimdi yüzeye doğrulduk, hemen bir değişim olmayacak; önce yine yeniden nefes almayı hatırlayacağız belki sadece… Yakında sıfır noktasında kavuşacak ve bizi sıfırın o saf ve tarafsız düzlemine çekecek olan bu ikili, yine balondan hayaller peşinde koşmayı, tembelliğe kılıf uydurmayı, olan bitene uyuşuk bir tepkisellikle yaklaşmayı ve kafayı kuma gömmeyi affetmeyecek. Çünkü denk geldiğimiz bu şahane anın, tamamen bize özgü, bize dair mesajı çok net:
İPLER ŞİMDİ SENİN ELİNDE!
Bir kuklaymışsın gibi bunca zaman seni dilediği gibi bir o yana bir bu yana savurduğuna inandığın kaderinin tuttuğu görünmez ipleri kesmenin zamanı şimdi. Farkındalığın eylemle birleşmediğinde bir çeşit esarete dönüşen toksik ağırlığından kurtulup harekete geçmen için yetki yüzde yüz sende. Her şeyden evvel kendine inanmış öz bilincinle, bir gün odadaki fillerin bile sesi olacaksın.
‘Yalnız ben’ demenin bozuk kantarı ile ‘önce ben’ demenin zarureti arasındaki nüansı zamanla daha iyi kavrayacaksın.
Kesik ipi nihayet eline aldığında, ucunda korkularını değil, korkulardan azade, cesur ve coşkulu kalbinin dirilişini göreceksin. İşte bu sensin.
İpler artık senin elinde. Onunla ne yapacağını da en iyi sen bilirsin.
Sevgiyle ve ışıkla♥️
28.01.2026